23 Ağustos 2015 Pazar

Kültürel değerlendirmeler 1

Bugün Göttingen'e yakın bi kaleyi ziyarete gittim. Kale demeye bin şahit ister gerçi, hayli küçük ve bir tepeye konuklanmış. Tepeye çıkmak vakit alıyor ve hayli yorucu. Türkiye'de ziyaret ettiğim çoğu kale'nin içi çöple dolu olduğu için (özellikle Beykoz, Yoros kalesi bi kaç yıl öncesine kadar fena haldeydi) doğa yürüyüşü yapar geri dönerim diye düşünüyordum ki o küçük kaleye yaklaştıkça kalenin içinden bir kalabalık gürültüsü duymaya başladım.

Kale'ye yakın bölgede yaşayan halk ve yerel yönetim bölgeyi sahiplenmişler. Almanya'nın zaten çoğu bölgesinde sık sık görülmesi mümkün olan bir "Orta çağ festivali" organize etmişler. Kale küçük ama yaratıcılık çok büyük. Herkesin kostümü var, şövalyeler, demirciler, oduncular, Ortaçağ'a özgü müzik ve yemekler. Orta çağ hayatını yansıtan canlı tiyatrolar sergileniyor. Bir anda alışveriş yaptığınız tezgahtan eşya çalınıyor, hırsız yakalanıyor, orta çağ usulü cezalandırılıyor. Şövalyeler kılıç kalkan dövüşü yapıyorlar, çocuklar asker kılığında kalkan tutan muhafızları devirmeye çalışıyorlar. Çocuklar eğleniyor, kültürlerini yaşayarak ve görerek öğreniyorlar. Hem çok etkilendim, hem de kendime sormadan edemedim. Bu çeşit etkinlikler benim ülkemde içleri çöp ve pislik dolu olan kalelerinde yapılamaz mıydı?

Bu düşüncelerimi paylaştığım kostümlülerden biri kültür farkı diye yapıştırdı cevabı hemen. Halbuki bizim kültürümüzde de nice çeşitli ve renkli karakterler var, Hacivat-Karagöz gibi isim sahibi olmalarına da gerek yok, Osmanlı günlük hayatında bulunan esnaflar, işte ne bileyim tulumbacılar falan, onların kıyafetleri, sakal bıyık biçimleri, sokak kültürü vesaire. Nedendir bilinmez bizde bu tür etkinliklerin hepsi Ramazan ayı'na sıkışmış kalmış. Öte yandan Almanların orta çağa baktıkları gibi bizim Osmanlı'ya bakmadığımız da kesin. Almanlar, geçmişi arkada bırakmayı biliyor, önlerine bakıyorlar. Bizde ise Osmanlıyı temsil eden her şey bazen gericiliği temsil ediyor, diğer taraftan Osmanlı'ye geri getirme sevdası ile yanıp tutuşan insanlar da var. Bir kesim ya hala Osmanlıcıdır, cumhuriyete düşmandır ya da fazla moderndir, batıcıdır, ilericidir ama geldiği kökeni kabul etmekte zorlanmaktadır.

Kudsi Ergüner verdiği bir röportajında şöyle demişti, sanırım bu paragrafı bitirirken paylaşmak yerinde olur. "yani ortada kalmış, değerlendirilmeyen, kimsenin asimile edemediği fakat sadece muhafaza etme heyecanıyla yaşadığı bir kültürel miras var ve bu miras çok zengin."






3 Ocak 2015 Cumartesi

Diyaloglar - 1 Soru: "Gerek var mı?"

3 Ocak 2015 - 04:40

-Bu aralar insanın insana ihtiyacı üzerine kafa yorup duruyorum. Ne düşünüyorsun bu konuda? İnsan insana muhtaç mıdır gerçekten yoksa bu muhtaciyeti kendimiz mi yaratıyoruz?

- Ben bu konuda insanın nasıl bir ortamda yetiştiğiyle alakalı diyorum, kalabalık bir evde büyüyen bir insan daha sonra yalnız kalmayı ister ama kalabalık ortama alıştığı için de yalnız kalamaz, beceremez. O sadece kafa dinlemek ister ama kafa dinlemekle yalnızlığı birbirine karıştırdığı için yalnız kalmaya alışamaz, aynı şekilde yalnız büyüyen bir insan da kalabalığı ister ama o da alışkanlıklarının getirdiği doğrultuda o da kalabalıkta pek yapamaz yani "şu şudur, bu budur" demek zor ama tek bildiğim şey bu doğu toplumundaki insanların yalnız kalmayı, birey olmayı beceremediği, bütün insanlar göt-göte yaşıyor, kimsenin gerçekten "özel yaşamı" yok. Sevgililer, kardeşler, aileler vs... İnsan insana çıkarları doğrultusunda mutlaka muhtaçtır dostluk, aile, aşk, meşk bu çıkarlar doğrultusunda şekillenir, gelişir, Rousseau'nun toplum sözleşmesi hesabı. Ama yalnız kalmayı becerebilmek gerek her ne kadar "gerçek yalnızlık" çok zor olsa da ama sonuç itibarıyla insanlar kolay kolay yalnız kalamaz (istisnalar olmakla birlikte) hele senin benim gibi tipler hayatta kalamaz.

-Bunun üzerine birçok muhabbete katıldım. Bir arkadaşım şu Noel geleneğinden ötürü herkese hediye aldı, bana da almış. Ben de neden duygularımızı gösterirken materyalist olmak zorundayız dedim ki hala kendime soruyorum neden illa ki birilerine, gerçekten güvenmek, bağlanmak zorundayız. İnsan pek tabii yalnız kalabilir diye düşünüyorum ama mesela dünyanın bütün kitaplarını okuduktan sonra onları paylaşamazsan ne anlamı var? İnsan aslında hiç yalnız olmamıştır da denebilir insan her zaman yalnızdı da denebilir. Bir çıkar yol bulamıyorum ancak beni içten içe kemiren rahatsız eden bir şey de var bu konu hakkında.

-Nedir kemiren?

-Bazen kendime çok yalan söylediğimi düşünüyorum. Bunu bir ara başarmıştım ama zordur insanın kendine samimi cevaplar vermesi.

- İnsan denilen bu malum canlı üzerine kesin yargılara varamıyorsun ama bir düşün insanoğlu yalnız kalmadığı için teknik var, bilim var, sanayi var, psikoloji var. (sanat biraz çetrefilli sanatta asıl meyve acı ve yalnızlık onu saymıyorum) Bizim kendimize samimi cevaplar vermemiz ayrıca zor şöyle ki "biz hiç kimseye muhtaç olmayacak duruma geldik mi?" geldiğimiz zaman belki daha samimi cevap verebiliriz. Ben mesela soruyorum kendime "Yalnız kalabilir misin? Ne kadar kalabilirsin?" Yalnız kalmayacağımı düşünüyorum yani öyle soğuk bir entelektüellikle, doruklarda yaşayabilecek bir insan olmadığımı, hiçbir zaman da olamayacağımı düşünüyorum hatta buna gerek olduğunu bile şimdilik düşünmüyorum yoksa gerek var mı?  Ne diyorsun? Şöyle ufak ama önemli bir nokta da var "Kendi şahsi alanımı korurum" bundan eminim.

- Sanat tamamen bir istisna onu bir kenara koyalım zaten baştan. Blaise Pascal'dan okumuştum, aynen alıntılıyorum "İnsan o kadar bedbaht bir varlıktır ki hiçbir sebep olmaksızın, sırf mizaç itibariyle canı sıkılabilir. Ve o kadar pervasızdır ki derdi başından aşkınken bile bilardo masası kadar basit bir şey ve itelediği bir top onu eğlendirmeye yeter." öte yandan yanılmıyorsam Schopenhauer'den de şunu okudum: Toplum hastalıktır. Gerçekten bu insan denilen mahlukat kendi başına var olamaz mı? Yine Schopenhauerden cümleyi tam hatırlamıyorum ama insan doğası gereği toplumu ister, deha bunu reddeder demiş. Belki de bu düşünürleri gereğinden fazla ciddiye almamak gerekir. Ayrıca eminim sende reddetmezsin birlikte yaşamanın yararları olduğu kadar zararları da var, yok mu? sınırlar, savaşlar, silahlar niye üretiliyor? Hiç girmeyeceğim oraya konu dışına çıkmayalım diye. Ben ciddi anlamda hiçbir aidiyet duygusu hissedemiyorum, her şeye karşı gitgide samimiyetimi yitiriyorum.

-Çok haklısın demeye çalıştığım şey açıkça şu: zeki bir insan için kalabalıklar hayvan yığınlarından farksızdır ama o zeki insan bile biraz samimi olmaya başlarsa o kalabalığı reddetmediğini görecektir, İnsanlık aptal sürüsü gibi koşuşturup duruyor, bir şeyler deniyor, çabalıyor vs. Biz de öyle, az ya da çok uğraşıyoruz? soruların temeline indiğinde hepimiz gülünç bir varlık olmaktan öteye geçemiyoruz ama illa ki kendimizi göstermek, parıldamak, bakın ben de varım demek istiyoruz. Bu ister erdemli bir davranış olsun ister bayağı pespaye bir eylem olsun, samimiyet? Bunu yakalamak çok zor nadir kırılma anları yaşarız ve ancak orada bir parça samimiyet yakalarız kendimizde, örneğin şu an neden bunları konuşuyoruz? Neden birbirimize fikirlerimizi anlatma ihtiyacı duyuyoruz? Çünkü olmuyor saf bir yalnızlığa geçemiyoruz. Diyorum ya sana gerek var mı? Orasını bilmiyorum zaten. Schopenhauer zaten devası olmaz bir karamsar ve gerçekleri en acı şekilde ortaya koyan bir adam ama onun dünyasıyla bizim dünyamız aynı yerde değil farkında olmak gerek. İnsanoğlu: bir hayvanın başına üşüşmüş çakal sürüsü ama bu gerçeklerin pratik hayatta pek de bir karşılığı yok belki bi gün olur, kim bilir. (hayvan= dünya)

-Aslen egolarımızı doyurmaktan başka bir şey yapmıyoruz. O seviyeye geliyor insan ister istemez, kalabalıkları değil insanları reddediyorsun tek tek. Seçiçi olmak zorunda kalıyorsun seçici olduğunu zannediyorsun. Bütün arkadaşlıklar tesadüfi kuruluyor, kalabalığı reddetmekten kastın ne? Herkesi memnun edemezsin ki buna da gerek var mı? Yani esasında dincisiyle dinci kürtçüsüyle kürtçü alevisiyle alevi olan adamlarız. Köktenci, radikal olmak eyvallah zararlı ama bir yerden sonra insan çizgisini mi kaybediyor? Yani bazen karşımdaki insana bak kardeş senin düşüncen bana göre yanlış demeyi bile gereksinmiyorum. Hal böyle olunca ne bileyim, korkunç bir yere gidiyormuş gibi hissediyorum. Kimseye bir şey anlatamayacağımı, bu insanların beni anlayamayacağından neredeyse eminim. Goethe "Anlaşılamamak herkesin olduğu kadar benim de yazgımdır" demiş, Mevlana kendisine suskun manasına gelen "Hamuş" mahlasını takmış. Ulan bu adamların 10larca kitabı var ve bunlarda mı aynı dertten muzdaripler? Bunlarda mı anlaşılamıyorlar. Anlaşılmak bu kadar da elzem bir ihtiyaç mı yahu gerçekten? Galiba haklısın saf bir yalnızlık mümkün değil, gerek var mısı tartışma konusu bile değil.

-Aynı dertten muzdaribiz hepimiz; Mevlana, Goethe, Nietzsche, Stirner, sen, ben ve ismini bilmediğimiz bir sürü insan daha...Yapacak bir şey yok doğa diyor ki (hiç mütevazi olamayacağım) "Kardeşim bazılarınız biraz daha zeki ve onların da kaderi anlaşılmamak, yaşayın gidin hadi" ve biz gene iyiyiz bu derdin içinde boğulmuş ne adamlar var nice insanlar intihar etti, ediyorlar kimisinin derdi anlaşılmamak, kimisinin derdi kendini anlatmayı bile istememek, kimisinin de bu gibi şeylerin tümünü reddetmek, yaşamın kendisini reddetmek, iyisiyle-kötüsüyle her şeyiyle reddetmek.
Schopenhauer'den bahsettin ben de bir alıntı yapmak isterim. Buna diyorlar sen neden kitap yazmıyorsun falan diye cevap şu: "Sizin için Fichte gibi çenesi düşük birisi bütün zamanların en büyük düşünürü Kant'ın eşitidir ve Hegel gibi işe yaramaz, arsız bir şarlatan derin düşünür olarak değerlendirilir. Bu yüzden sizin için yazmıyorum."

-Güzel bir noktaya geldin. Savaş içinde olduğum şey belki de tam olarak bu "ego"dur. Her insan kendisinin zeki olduğunu düşünmez mi zaman zaman? Eyvallah ben de çoğu zaman mütevazi olmayıp bunların yanında ben yürürüm, rahat ilerlerim diye çok özgüven gösterdim. E buna da gerek var mı? Bu adamlar eşikten geçen, eşikten geçiren adamlar yalnız kalmaya mahkum muydular yoksa yalnız kalmayı mı seçtiler? Anlaşılamayan insan mı yalnız olur? Her fırsatta dile getirdiğim antipopülizm içten içe bunun korkusu olabilir mi sence? Diğerleri gibi olma korkusu, farklı olma isteği, bu isteğin dürtüsü belki yarım dünya büyüklüğündeki ego olabilir mi? Bu ego sanıyorum bu bahsettiğimiz elemanların hepsinde de vardı, egonun çoğu yerde kendine güvenmekle de özdeşleştiğini söylemek yanlış olmaz. Yolun sonunda 3-5 arkadaş kalacağız ve gerek var mıydı diye soracağız. "gerek var mı?"

-Egosuz insan var mı? Ego dediğin şey kötü-öcü-kaka bir şey değil ki? Ego insanı tetikler, ileriye taşır asıl insanı sıkıntıya düşüren şey onun esiri olmak onun ayarını kaçırmak, kusura bakma da kendini zeki görmek ego değil asıl ego bu zekayı küçümsemek ve tanrıyı oynamak asıl zararlı olan, büyük, bağışlayıcı, mütevazi, olmadığı kadar erdemli olmak için şov yapan asıl manyaklık bu, yoksa kendi sıradanlığımızın farkında değil miyiz sanki? Bizim gibi milyonlarca bu eşiğin kenarında duran adam var? Şirazeyi kaçırmamak için şuna dikkat etmek gerek "Evet zekiyiz, farklı sorular soruyoruz, farklı cevaplar verebiliyoruz amaaaaaaa yalnız değiliz, tek değiliz, biricik değiliz" bu dengeyi kurmak gerek, kendini "tekleştirdiğin zaman" işte o zaman "he amk he" derler adama. "gerek var mı?" bunu bu yaşta ne kadar doğru cevaplayabiliriz bilmiyorum hani filmde dediği gibi yavaş yavaş "istemediğimiz şeyleri yapmamaya başlıyoruz" o kadar bunun sonunda bi avuç arkadaş da kalabiliriz hiç bilmiyorum. belki gerekliliğini de düşünmemek gerek.

-Şu an konuştuğumuz tip direk kış uykusu Haluk Bilginer zaten. Bir arkadaş bana zamanında "çok hırslısın" demişti, nedense bir anda kendimi savunmaya almaya çalıştım ya işte şudur da budur da bilmem ne de falan. Arkadaş da dedi ki yahu ben sana kötü bir şey söylemedim niye savunmaya alıyorsun kendini. Orada bende bir şeyler tık etti, bir şeyler yanlış ilerliyor dedim. Demek istediğim radikal olmadığımız konusunda da radikal olmalı mıyız aslında, bunu saklamamalı mıyız? Sürekli kendime başka bir insana ihtiyacım olmadığını, kendi kendime idare edebileceğimi tekrarlar dururum. Bu yalanı bana söyleten ne olabilir? İnsan neden böyle bir yalana ihtiyaç duyar?

-Vallahi diyorum işte ihtiyaç ve zorunluluk çatışıyor, kendimizi görmek istediğimiz kişi ile olmak istediğimiz kişi de çatışıyor ve kendimizi o dağın başında hayal ediyoruz, ama bi bakıyoruz ki şehrinin göbeğinde yine insanların içinde lagara lugara yaparken buluyoruz kendimizi. İşte bu çatışmayı kitaba, tabloya, dizelere dökenlerin de adı "sanatçı" oluyor.

30 Ağustos 2014 Cumartesi

Hız!

Çağımızın sıkıntılı olduğu bir nokta söylemek gerekirse bu noktanın hız olduğu kolaylıkla söylenebilir. Hatta bizzat ben zamanla problemli olduğumu dile getirir dururum. Peki ya çağımıza, gelişmişliğimize, insanlığımıza bakarak bir yorum yapacak olsak ipin ucu nereye varır hiç düşündük mü?

En basitinden düşündüğümüzde 70-80 yıl önce kimsenin parasının bile yetmediği arabalara şimdi müzelik gözüyle bakılıyor, ilk zamanların uçakları şimdilerde değersiz.

Maddiyatı bir kenara bırakacak olursak, edebiyatta durum nasıl? Pek farklı değil. Edebi değer taşıyan kitaplar yazılmıyor, okunmuyor. Örneğin 7 kitaptan oluşan Marcel Proust'un Kayıp Zamanın İzinde serisine ayıracak zamanı yok çağımızın modern insanının. Zamanını nispeten daha değerli bulduğu şeylere harcamak zorunda, harcıyor da. Harcadığını zannediyor.

Twitter dediğimiz şu sosyal paylaşım platformu neden 140 karakter diye diretiyor sizce? Uzun uzun düşünmeye ayıracak zamanı yok modern insanın da ondan. 1 dakika içerisinde hem gündemi, hem arkadaşlarının hayatını,hem de saçmasapan esprileri görebiliyor da ondan.

Ne güzel de söylemiş Gülten Akın;

"Ah kimsenin vakti yok
durup ince şeyleri anlamaya"

Bence sabırsızlığımız, ilerlediğimizi sandığımız yanılgısına düşürüyor bizi. Kimsenin ilerlediği bir şey yok. Yozlaşıyoruz. Basit kelimelerle konuşuyor, birbirimize cevabını bildiğimiz sorular sormakta diretiyoruz. Bir düşünün şu klişe soruları? Uyanan birisine sorulan "uyandın mı?" yahut eve giren bir bireye yöneltilen "geldin mi?" sorularındaki anlamsızlığı.

Nereye gidiyoruz? Bu ne hız ey insanoğlu.

Yavaşlamalıyız.

1930'larda "Hız Üzerine" adlı bir deneme yayınlayan Paul Morand bakalım ne söylüyor;

"Sanat bile hız yönünden değişti. En iyi ressamlarımız günde 3 tablo yapıyor, roman 200 sayfayı aştı mı, doldurma sayılıyor. Uzun olan her şey okunmaz, oynanmaz, yaşanmaz oluyor."

Yozlaşıyoruz derken kasteddiğim buydu, tembelleşiyoruz. Düşünmekten daha ziyade kelimelere ihtiyaç duyuyoruz.

Modern çağın en büyük rahatsızlığı işte bu kendini bilmez sabırsızlığı, hangi yöne gittiği belli olmayan bu hızıdır.

Sanat demişken işin bu yönünü değerlendirmeye kalkmak daha can sıkıcı şüphesiz. Perspektifin bulunuşu, rönesans yükselişi, inanılmaz gerçekçi resimler ardından fotoğraf makinesinin bulunuşu resim sanatından farklı arayışlar kübizm,impresyonizm vs vs.

Nereye gittiğini bilmeyen bu kendini bilmez hız sanatı nereye götürdü mü dersiniz.

Suut Kemal Yetkin, estetiğin ana sorunları adlı kitabında şöyle diyor;

"Bugün hız çılgınlığına kendini kaptıran çağımızın resmi, Amerikalı ressam Jackson Pollock'un yere serdiği beze, tüpten fışkırttığı renkleri büyük bir fırça ile birbirine karıştırarak meydana getirdiği eserlerdir."

Buradaki kinayeyi yakalayabildiniz mi bilmiyorum ama süratle giden bir aracın içindeyken etrafı nasıl gördüğünüzü bir düşünün, karmakarışık cümbüş renkler.

Şimdi de Jackson Pollock'un bu eserine bakın.

İşin içine sıçtık yani anlayacağınız.

Haydi selametle


4 Haziran 2014 Çarşamba

Delilik üzerine

İnsanlar neden deli olmaktan korkar? Hangi şartlar insanı deli olmaya iter? Deliler gerçekten "deli" midirler?

Günlük hayatımızda da farklı olarak nitelendirebilecek -daha önce başka insanların kalkışmadığı- bir işe kalkıştığımızda karşılaştığımız, üzerine o kadar da düşünülmeyen bir soru vardır; "deli misin?"

Delilik, farklı olmak mı demektir? Farklı ve cesur şeyler yaşamak için insanın deli olmaya mı ihtiyacı vardır?

Tarihe bir göz attığımda deli olarak nitelenen Einstein, Kristof Kolomb hatta Everest'in zirvesine çıkan bir Edmund Hillary var. Bu insanlara neden deli dediler? Toplumun kıskacından çıkan insan deli damgası yemeye mahkum oluyor anlaşılan.

Kıssadan hisse: Bir büyücü ülkesinin insanlarını zehirlemek ister, bunun için ülkesinin insanlarının su içtiği bir kuyuya delilik iksiri atar. Zamanla halk iyiden iyiye delirir, yalnızca kraliyet ailesi kendilerine özel kuyudan su çektiklerinden zehirlenmemişlerdir. Kral çok kaygılanır ve halkı iyileştirmek için bir dizi emir verir, ancak polisler de delirmiştir. Kralın emirlerini saçma bulur ve uygulamazlar. Ülkede yaşayanlar kralın emrini duyduklarında onun çıldırdığına inanırlar ve onu tahtından indirmek isterler. Kral da çare olarak gidip o kuyunun suyundan içer ve böylece o da delirir ancak bu şekilde toplumun içinde krallığını sürdürebilir.

Kaçınız farkındadır bilmiyorum fakat çevremizdekiler "hep aynı kuyunun suyunu içmiş insanlar" Kendilerini normal sanıyorlar çünkü hepsi de aynı şeyi yapıyorlar!


11 Nisan 2014 Cuma

Gevelemeler 5 - Herkesleşmek=Makineleşmek

Gidemeyişim bundandı, zihnimde bana önceden kabul ettirilen bazı ihtiyaçlarım olduğunu zannediyordum. Herkes'in sevdiği şeyleri sevmek, herkes'in okuduğu kitapları okumak ya da izlediği filmleri izlemek normal olmanın belirtileriydi ne de olsa. Normal olmak, kabullenilmek.. Tımarhane'den sağlıklı raporu alıp çıkan bir insanın karşılaşacağı malum o tepkiyi düşünüyorum. "Artık o da bizden biri"

Hayat mücadele yeri. Normal olmak yetmiyor, kendi güzel anlayışımızı bir kenara bırakıp öylesine güzel kandırıyoruz ki kendimizi, öğreniyoruz nelerin sevildiğini çünkü sevmeliyiz hepsini!

Makineleşmiyor muyuz sizce de? Ödüllü filmleri izliyor, ödüllü kitapları okuyoruz. Hayatımıza çoğunluğun fikirlerinin hakimiyeti yerleştiriliyor. Kendimiz olarak neredeyiz? Bunun önemi yok.

Mahkumiyetimizi düşlüyorum. Özgür olmanın mümkün olmayışını.

Ve çekildiğim eski bir fotoğrafa ait gülümsemem geliyor aklıma.

Bir fotoğraf'ın içinde yaşayabilir miydim?

Renklerin zihnimizde uyandırdığı duygular gibi, bir renkle özdeşleşebilir miydi benliğim?

Kusuyorum sonra. Yeşil. Düşlediğim hayallerin içselleştirdiğim rengi.

Orada sonsuza dek kalabilirdim.


Olmak.
Olduğun gibi.
Her kimsen ya da ne isen.
Yeteneğin ta kendisi.

20 Ocak 2014 Pazartesi

Seni görme ihtimaline sarılıyorum.

Koca bir şehir engel bazen
Bütün insanlar boşuna
Bu telaşta görememek seni
O da gitmiyor hoşuma

Yakındasın, belki bir alt sokaktasın
Susamış gözlerim sana
Nolur bir tesadüfle
Çık bu akşam karşıma

Seni görme ihtimaline sarılıyorum.

10 Ocak 2014 Cuma

Milad

Bence "anlamlandırmak" insanın hayatındaki yegane önemli şey olmalı. Böyle düşünen bir insan olduğuma göre her şeyin bir anlamı olduğu düşüncesini de taşıyorum açıkça.

İnsanoğlu çiğ süt emmiş derdi annem, eskilerin alışkanlığı bir umursamazlıkla.

Tecrübelerden aktarma ama aslen gerçeği yüzüne acımasızca vuran sözlerdir atasözleri. Anlamlandırmak gereken sözlerdir bunlar.

İnsanoğlu çiğ süt emmiş derken ne demek istiyordu annem?

Bugün milad olsun paşa.


17 Aralık 2013 Salı

Gevelemeler 4 - Bazı şiirler düzyazı'dır.

Neyi unuttum yine, niyeydi içimdeki bitmek bilmeyen sıkıntı? Neydi adı?
Sahi zaman denen veledi tutup durduran yok mu insanoğlu bu kadar aşıkken hayatına.
Derin bir çınlama hakim kulaklarımda,
Yanıp sönen ışıklar ve ben aklımın koridorlarında geziyorum.
Açılıyor zihnim hissediyorum
Anlamaya çalıştıkça çıkartıyorum beynimin kirlenen çarşaflarını
Yenisi eskisinin üstüne.

Neyi kaçırdım yine? Ya da neyi kaçırdığımı zannediyorum, nedir bu doyumsuzluk?
Bilmenin tadına varan bir insan için, bu kadar bilgi nedir ahh!
Yetmiyor lügatımda kullandığım sesler, kelimeler, bakışlar, mimikler yetmiyor.
Bir alt satıra geçmiyor benim dizelerim üstelik.
Tecrübeyle sabitlediğim görüşlerimi benden önce farkeden milyonlar varken
Öğrendiğim her şeyi bir başkası benden önce söylemiş oluyor.
Yenisi eskisinin üstüne.

Kanadını açıp da bir türlü çırpamayan bir kuş gibi süzülüyorum şimdi.
Süzülüyorum ve üzülüyorum güzelleşip
Düşüncemde kuşlar özgür ama
Onlar çırpıyor kanatlarını derken pencereme çarpan bir kuş daha..
Neyin sarhoşluğu içindesin ey fikrim
Soyutlaştırdığım benliğim.
Bilmezliğim.
Yenisi eskisinin üstüne.


6 Ekim 2013 Pazar

Şehir Hayatı Yalnızlığı

Şehir hayatını yaşayan ve (genellikle) bu hayattan sıkılan insanlarda çoğu kez aynı düşünceyle karşı karşıya kalıyorum. “Emekli” olup Anadolu’ya, Ege’ye, Akdeniz'e gitme hayalleri. Bunun altında yatan nedenleri derinlemesine incelemeye gerek yok. Anadolu insanı saftır, temizdir, sıcakkanlıdır. Oraların toprağı, suyu başkadır, doğaldır, organiktir falan filan. Bu böyledir.

Hal böyle olunca düşünmeden edemiyor insan, peki şehirlerde yaşayan insanların farkı ne bu Anadolu insanlarından? Hepimiz insanız en nihayetinde. Ben buna biraz da “izole olmak” diyorum naçizane. Kendimizi toplum içinde soyutlaştırmamızdan ötürü diyorum. Halbuki sabah işe giderken bindiğiniz bir otobüste neşe dolu bir “Günaydın” la karşılaştığınızı düşünsenize? Belki de tüm günü neşeli geçirmenizi sağlayacak bir günaydın.

Köy yerlerinde insan azdır. Birbirlerini tanımasalar bile en azından bir yüz aşinalığı vardır. Mutlaka bir selam verme, verilme durumu vardır. Hatta bazen selam'a gereksinim duyulmadan konuşulur. Tatlı tatlı atışılır. Bizler yani şehir hayatı tutsakları yolda gördüğümüz herhangi bir insana selam verdiğimizde bile deli olduğumuzu düşünen bakışlar saplanıyor üzerimize. Uzaklaşıyor insanlar. Deli olmasa bile bir kötülük geleceğinden eminler adeta.

Şehirlerde insan fazladır. Fakat sorsanız hepsi de içinde bir yerlerde kahredici bir şekilde yalnızdır. İstiklal Caddesinin birbirinden habersiz yürüyen insanları bunun en sahici örneği. Oradaki insanlar sadece bir figüran. Oyun tek kişilik ve başrol de kendimiziz. Diğer o insanlar arasında izole oluyor, şehir yalnızlığı yaşıyoruz.

Bir sürü psikolojisi içindeyiz aslında. Aynı koyun gibiyiz fakat bizim sürümüz toplumun ta kendisi. En çok umursadığımız şey “Kimin ne diyeceği?”  Bu düşünceler başta ailemizin, komşularımızın, akrabalarımızın yani toplumun düşüncelerinin kabul edilmiş, diğer ilgi çekici bir deyişle süzülmüş, sentezlenmiş hali. Süzülmüş süzülmesine ama burada süzgeç acaba doğru görevi yerine getirmiş mi?

Şehir hayatı insanı başkalaştırıyor şüphesiz. En kalabalık haliyle yalnızlığa itiyor. Çoğul yalnızlıklar oluşuyor, mutsuzluklar oluşuyor.


28 Eylül 2013 Cumartesi

Genç Werther'in Acıları

Zamanında başka bir yazımda kesinlikle bu kitaptan bahsedeceğimi yazmıştım. Üzerinden epey zaman geçti, keşke bende hissettirdiği duygular tazeyken yazsaymışım. Okunması gereken bir başyapıt olduğunu söyleyip, kendi yaptığım alıntıları paylaşayım istedim.

Johann Wolfgang Von Goethe - Genç Werther'in Acıları Alıntılar

  • İçimde şaşırdığım bir duygulanma var. Tadını ala ala geçirdiğim bahar sabahlarını andırıyor şimdiki halim. Onlar da böyle tasasız, bir başına. Ayrıca öyle bir yerdeyim ki bu tür yerler bütünüyle benim ruh halimde olan insanlar için yaratılmış sayılabilir.
  • Biraz olsun rütbeli kişiler kendinden aşağı tabakada olanlara epey tepeden bakıyorlar. Sanki onlara yaklaştıklarında kendilerinden bir şey gidecekmiş gibi korkuları var. Ayrıca bunların aralarında öyleleri vardır ki biçare halkın katına, yine ancak onları iğnelemek, yaralamak niyetiyle inerler.
  • Anlaşılamamak, birçok kişinin olduğu kadar benim de yazgımdır..
  • Yüreğimin bütün evreni kucaklamadaki şaşılacak gücü, onun önünde bütünüyle kendini ortaya koyamaz mıydı?
  • Onunla her sohbetimiz ve iğneli şakalarımız dahil, her sözümüz inci gibi inceltilmişti, ben bunu bilirim.
  • Büyük bir yüreğin size doğru açıldığını görmek kadar ince ve gerçek bir zevk olamaz.
  • İç huzuru büyük bir nimettir.
  • Öğrendiklerimi herkes öğrenebilir ama bu yürek bana aittir.
  • Nasıl oluyor da insanı mutlu eden bir şey, aynı zamanda yıkımının da nedeni oluyor?
  • Şu dünyada nasibimiz nedir? Kendi yıkımımızı çoğu kez kendimiz hazırlayarak onunla dolan kadehi en son damlasına dek içmekten başka bir şey midir?
  • Tanrı bilir! Çoğu zaman, bir daha uyanmama isteğiyle, hatta bazen bir daha uyanmama umuduyla yatıyorum yatağıma; sabah gözleri açıp da güneşi gördüğümde içerliyorum.
Goethe'nin bu kitabı yazmasına ilham olan süreci anlatan Goethe'nin İlk Aşkı adlı filmden.

9 Eylül 2013 Pazartesi

Sen gülünce

Sen gülünce dünya gülümsüyor
Klasik bir filmin müziği sarıyor her yanı, duygulanıyorum.
Burnun, o kadar güzel ki
Bir şeker sanıp yemekten korkuyorum onu.
Sonra bu şehir,
İçinde seni barındıran bir ressamın ellerine dönüşüyor
Kare kare, renk renk sarıyor dört bir yanı
Gözlerinin ustaca gülebildiğini farkediyorum usulca
Nasıl da dolduruyor içimi bir bardağa su koyarcasına gülüşün
Kelimelerin çaresiz kaldığı bir gülüş..
Şiirlerin şarkıların ve de en güzel sözlerin.
Ürperiyorum düşündükçe
Düşündükçe var olduğunu bu dünyaya bir armağan gibi
Kıskanıyorum çıplak ayakların yere değerken tenini
Bilmiyorsun.
Ben seninle bir sağanak yağmurda kalmak
Islanmak istiyorum.
Sırılsıklam.

SCK.

10 Temmuz 2013 Çarşamba

Revolver - Guy Ritchie

İçimde uzunca bir süredir yer etmiş olan bir yönetmenlik tutkusu var. Elbette bu tutkuyu barındıran sadece ben değilim. Bu tutku üzerine kendimi geliştirmeye çalışırken elbette dünyaca ünlü yönetmenleri de izliyor, takip ediyorum. Fakat eğer bir film çekecek olsaydım Tarantino gibi değil de aynı Guy Ritchie tarzı çekerdim diyebilirim. Bu yönetmenin çizgisi beni Tarantino'dan daha çok etkiledi.

Yönetmenimiz piyasada bir Tarantino özentisi gibi görünüyor olsa da, bence kendine has bir çizgi yaratmış durumda. Tarantino filmlerinde genelde sağlam replik çıkmaz, genelde içi boş ve saçma fakat eğlenceli konuşmalar barındırırlar. Guy Ritchie ise filmdeki bu yönüyle hem Tarantino'dan hem de diğer filmlerinden ayrılıyor. Zira film efsane replikler içeriyor.


Kısa bir özet vermek gerekirse Başrolde diğer filmlerine kıyasen daha ezik bir rol alan Jason Statham var. (Gerçi yönetmen de diğer filmlerine kıyasen daha düşünsel gitmiş durumda ama, neyse.) Jake Green rolündeki Statham, dolandırılmış ve 7 yıl hapis yatıp intikam duygularıyla yanıp kavrulmuştur. Hapishanedeki hücresinde 2 komşusu vardır ve bunlar da dolandırıcı suçlulardır. Fakat 7 yıl birlikte geçirince onlara güvenip her şeyini anlatmış ve hapishaneden çıktığında bir kez daha dolandırıldığının farkına varmıştır.

Bu durum ve olaylar işlenirken diğer bir yandan Jake Green karakteri üzerinden şahane bir ego eleştirisi, gözlemi, yorumu yapılıyor. Çoğu sahnede karakterin iç sesiyle karşı karşıya kalıyoruz. Egosuyla sürekli savaş halinde. Sanırım filmin asıl vermek istediği de bu. İnsanın egoyla arasındaki muhteşem savaşı. Çünkü yönetmen eski filmi diğer filmleri gibi yürütme gayretinde bulunurken diğer bir yandan sizi düşündürüyor da.

Yönetmeni sevenler bu filmini en kötü filmi olarak yorumlar fakat yönetmen değişik bir arayış içine girmiş ve iyi ki de yapmış bunu. Film bir bulmaca edasıyla ilerliyor, hoş ben yarısında olayı kavramıştım ama tam da emin değildim. Bulmaca edasının yanında da bir şeyler vermeye çalışıyor. Yönetmen bu filmiyle gelecek filmlerinde kendi tarzı yanına düşünsel bir yönde ekleyeği sinyallerini veriyor.

Baştan sona düşündürücü özdeyiş ve replikler var filmde. Benim yakaladığım bazıları şunlar;

Karşılıklı oynanan tüm oyunlarda her zaman bir rakip bir de kurban vardır. Önemli olan, ne zaman ikincisi olduğunuzu bilebilmektir. Böylece ilki olabilirsiniz.

Ne derler bilirsin: Savaş ne kadar zorsa zafer o kadar tatlıdır.

Çaresiz insanlar çaresizce şeyler yaparlar.

Sadece daha akıllı biriyle oynayarak akıllanabilirsin.

Kurbanı kontrol altında tutuğunu düşünen aslında daha az kontrole sahiptir.

Oyun karmaşıklaştıkça rakip de karmaşıklaşır.

Benim sanatım, seni öyle parçalarla beslemek ki onları aldığın zaman kendinin akıllı, benimse aptal olduğuma inanacaksın.

En büyük düşmanın, en son bakacağın yere saklanacaktır. Jul Sezar

Daha zeki olmanın tek yolu daha zeki bir rakiple oynamaktır.

Savaştan kaçınmak mümkün değildir, sadece düşmandan üstün olana kadar erteleriz. Makyavelli

Arkadaşın yakın, düşmanın daha yakındır.

Tek gerçek düşman, içindekidir.


Filmin sonunda ego hakkında çeşitli önemli isimlerin yorumlamaları verilmiş. Final sahnesinin üzerine gerçekten etkileyici konuşmalar olmuş bunlar.

Ego en kötü öz güven hilekârıdır.

Egodan daha kötüsü olamaz. 

En büyük eksisi: "ben senim" (Sizin yerinizi almasıdır.)

Sorun egonun bakacağınız en son yerde saklanıyor olmasıdır, kendi içinizde.

Düşüncelerini sizin düşünceleriniz gibi gösterir.

Egolarını korumak isteyen insanlar sınır tanımazlar. Yalan söyler, hile yapar, çalar ve öldürürler. Ego sınırını korumak için her şeyi yaparlar. Mahkum olduklarının farkında olmazlar. Bunun ego olduğunu fark etmezler.

Aklın kendinden daha ileride bir şey olduğunu kabul etmek zordur. Bu kişisel bir şey değildir daha değerlidir ve gerçeği daha doğru yorumlar.

Ego, dini anlamda şeytan olarak kabul görür ve tabii kimse egonun ne kadar zeki olduğunu anlamaz. Çünkü şeytanı yarattığı için suçu başkasına atmayı seçerler.

Hayali düşmanı yaratmadan önce gerçek düşmanlar yaratırız. Bu ego için de gerçek bir tehdittir ama yaradılışında da vardır.

Kafanızdaki ses, size ne derse desin; dış düşman diye bir şey yoktur. Bu düşman anlayışı. egonuzun düşman anlayışının yansımasıdır. Bu açıdan bakarsak, bir çok dış düşmanı kendimizin yaratmış olduğunu görürüz.

En büyük düşman kendi algınız, kendi vurdumduymazlığınız ve kendi egonuzdur.

3 Temmuz 2013 Çarşamba

Sayın generalim!

Zeki Demirkubuz'un son filmi, - Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar kitabının serbest bir uyarlaması olan- yeraltı filmini henüz yeni izledim. İnternet'te küçük çapta bir araştırma yapınca bir sürü sansasyonel konuşulduğunu falan gördüm. 

Filmde baş karakter bir hırsızlığın üzerinde duruyor, yoğun bir nefret işlenmiş. Hoş kitapta da buna benzer konular işleniyordu ama araştırmalarım sırasında Zeki Demirkubuz'un zamanında bir film çektiğini ve Nuri Bilge Ceylan, Cannes film festivalinde "3 maymun" filmiyle gösterime girince çekimleri durdurduğunu ve senaryosunun çalındığını öne sürdüğünü öğrendim. Ki bütün bunlar birer söylenti de olabilir diye düşünmüyor değil insan. Lakin filmde öyle bir belirtilmiş ki bu durum.

Filmde, aynı kitapta olduğu gibi ana karakter, bir arkadaşının ona ait roman konusunu çaldığını anlatıyor ama Zeki Demirkubuz kitaba öyle bir ad vermiş ki! "Ankara Sıkıntısı" eh bir de Nuri Bilge Ceylan söylentileri olunca insanın aklına Nuri Bilge Ceylan'ın "Mayıs Sıkıntısı" adlı filmi geliyor. Rastlantı olabilir mi sizce? Bilinmez. Olayı kavrayan arkadaşlar filmi bu düşünceyle izlerlerse zaten durumu fark edeceklerdir.

Filmde baş karakterin, dolayısıyla da Zeki Demirkubuz'un içini döktüğü bir sahne var ki sözleri sonuna kadar onaylıyorum. İçini döktükten sonra da kallavi bir şerefinize kısmı var ki beni benden aldı. Oraya dikkat edelim efendim.

Buyrunuz;


Video'nun içeriği;

Sevgili Generalim Cevdet Bey! Pardon, Cevat Bey ve kadirşinas yalakaları!
Şunu iyi bilin ki; gösteriş budalası insanlardan, gösterişli laflardan, gösterişin kendisinden hiç hoşlanmam! Bu, bir…
Kibirden, kendini beğenmişlikten, “Bütün bu dağları ben yarattım” havalarından, süslü kişiliklerden nefret ederim! Bu, iki…
Yalakalardan, yalakalıktan, yalakaca edilmiş laflardan ve davranışlardan da nefret ederim! Bu, üç…
Dördüncüsü… Gerçeği, içtenliği ve samimiyeti çok severim. Ve Dostoyevski’nin dediği gibi; gerçeğin, her şeyin üstünde, zavallı egoların bile üstünde tutulmasını isterim. Arkadaşlığın, karşılıklı, açık sözlü ve yalansız olanı için canımı veririm! Evet buna bayılırım Sayın Generalim! Arkadaşlık, hassaslık ve incelik isteyen bir iştir; öyle kabalığa, özensizliğe, alaycılığa gelmez!

Daha ne söyleyecektim… Neyse, niye uzatıyorum ki? Yine de şerefinize Sayın Generalim! Güle güle gidin İstanbul’a. O kahpe Bizans’ı bizim için fethedin! Oradan da sürün atınızı batıya, Viyana’ya. Nobel’di, Oscar’dı ne bulursanız getirin Ankara’ya! Şerefinize Sayın Generalim! Şerefinize!


3 Haziran 2013 Pazartesi

George Orwell'den günümüze.

Yaşanılan güncel olaylara herkesin bir bakışı var, elbette şuna inanıyorum ki bizler, hepimiz vatanımızın iyiliğini istiyoruz. İster sağ görüş olsun ister sol görüş. Bunun için bilinçlenmek gerekiyor. Şiddet hiçbir zaman hiçbir şekilde çözüm olmadı ve olmayacak. Şiddet fikirleri değiştirmez aksine kuvvetlendirir ki bunu zaten iyi biliyorsunuz.

Yaşanan olayları takip ederken yakın zamanda okuduğum bir kitap geldi aklıma, George Orwell'i dönemin İngiliz edebiyatında ayrı bir yere koyan, bunun dışında siyasi ve düşünsel açıdan çok iyi bir yapıt olan 1984'tü bu kitap. 


Kitap; karşıt görüşe sahip olan insanların devlet dairelerinde, arşivlerde geçmişinin ve geleceğinin silineceğine, o insanın sanki hiç yaşamamış gibi, tarih sahnesinden yok olacağı bir dünyaya ev sahipliği yapıyor. Bu bir siyasi ideoloji. Kitaptaki ismi "İngsos". Baş kahramanı da orjinal adıyla "Big Brother" (çevirisinde "Büyük Birader" şeklindeydi). Niyetim kitabı açıklamak olmadığı için üstünkörü geçiyorum. Düşünce polisleri zihninizde yer eden karşıt düşünceleri tespit ettikleri takdirde tutuklanmayı bırakın, varlığınız ortadan kaldırıyor. Sizinle ilgili hiçbir belge geride kalmıyor.

Düşüncelerle birlikte yaptığınız her hareket de kameralarla izlenip arşivleniyordu. Hal böyle olunca insan olmaktan çıkıyor birer makine gibi oluyorsunuz. Böyle olmaya karşıt olan baş karakter Winston'da özgürlük adına mücadeleye başlıyor. Sonunda ölüm olsa bile özgürlüğünü istiyor. Ki bu durum içinde bulunduğumuz portreye de aynen uyuyor.


Kitapta; Büyük biradere karşı hiçbir eylemin yapılmadığı, hiçbir düşüncenin ifade edilemediği bir ülkeden söz ediliyor. Şu anda bize dayatılan da tam olarak bu. Karşıt düşüncelere bir tahammülsüzlük var. Söz konusu düşünce özgürlüğü olduğunda biraz hassasım. Çünkü bizim ülkemizde de insanlar bunun eksikliğini fazlasıyla yaşıyorlar. Elbette son olaylarda sorumsuz davranan insanlar yok değil ama bir ülke başbakanının halkını küçümseyerek konuşmasını kimse hazmedemiyor, hele ki aynı başbakanı oraya getiren halk olduğu zaman. Kitapla ilgili alıntıları verirken bunu daha iyi anlayacağınızı umuyorum. 

Kitaptaki karakterle günümüz dünyasından benzerlik yaratan karakterler elbette ki var.


George Orwell - 1984 Alıntılar

  • Duygularını gizlemek, aklından geçenlerin yüzüne yansımasını önlemek, herkes ne yapıyorsa onu yapmak, içgüdüsel bir tepkiydi.
  • Bir gün karanlığın olmadığı bir yerde buluşacağız. 
  • Kafatasınızın içindeki birkaç santimetre küp dışında, hiçbir şey sizin değildi.
  • Her davranışın sonuçlarını, o davranışın kendisi doğurur.
  • Parti geçmişe el koyabiliyor ve şu ya da bu olayın hiçbir zaman olmadığını söyleyebiliyorsa, bu hiç kuşkusuz işkenceden de, ölümden de beter bir şeydi.
  • "Geçmişi denetim altında tutan, geleceği de denetim altında tutar; şimdiyi denetim altında tutan,geçmişi de denetim altında tutar."
  • Yaşayanların değil de ölülerin yaratılabilmesinin ne kadar tuhaf olduğunu geçirdi aklından.
  • "Bağlılık, düşünmemek demektir, düşünmeye gerek duymamak demektir. Bağlılık bilinçsizliktir." 
  • İnsan bu durumun dayanılmaz olduğunu düşünüyorsa, bir zamanlar düzenin şimdikinden çok farklı olduğuna ilişkin anıları olması gerekmez miydi?
  • Oysa çok kısa bir süre önce yalnızca birkaç yüz gırtlaktan yükselen çığlıkta yüreklere korku salan bir güç yatıyordu! Neden gerçekten önemli sorunlar söz konusu olduğunda böyle haykıramıyorlardı?
  • Bilinçleninceye kadar asla başkaldırmayacaklar,ama başkaldırmadıkça da bilinçlenemezler.
  • Winston birden, çağdaş yaşamın asıl özelliğinin acımasızlığı ve güvensizliği değil, yavanlığı, donukluğu ve kayıtsızlığı olduğunu fark etti.
  • NASIL'ını anlıyorum: NEDEN'ini anlamıyorum.
  • Belki de, deli dedikleri tek kişilik bir azınlıktı.
  • Özgürlük, iki kere iki dört eder diyebilmektir. Buna izin verilirse,arkası gelir.
  • Gerilimli anlarda insanın bir dış düşmana karşı değil de, hep kendi bedenine karşı savaştığını fark ediyordu
  • "Sırf,bir şey yapmayı hiçbir şey yapmamaya yeğlediğim için. Şu oynadığımız oyundan kazançlı çıkmamız olanaksız. Kimi yenilgiler kimilerinden daha iyi olabilir, o kadar."
  • Gerçekler, ne yaparsanız yapın, gizlenemezdi. Araştırıp kovuşturarak ortaya çıkarılabilir, işkence yaparak sizden sökülüp alınabilirdi. Ama amacınız hayatta kalmak değil de insan kalmaksa, sonuç ne fark ederdi ki?
  • Savaşın asıl yaptığı,yok etmektir;ama ille de insanları yok etmesi gerekmez, insan emeğinin ürünlerini de yok eder.
  • Uygarlığın bedeli eşitsizlikle ödenmişti.
  • Toplumumuzda,olup bitenleri en iyi bilenler, aynı zamanda dünyayı olduğu gibi görmekten en uzak olanlardır.
  • "Akıllılık, çoğunluğa bakılarak ölçülmez."
  • İnsan sevilmekten çok anlaşılmayı istiyordu belki de.
  • İnsanlar özgürlük ile mutluluk arasında seçim yapmak zorundaydı ve büyük çoğunluk mutluluğu seçiyordu.
  • Bir kez teslim olmayagör, gerisi kendiliğinden geliyordu.
  • Onlardan nefret ederek ölmek, özgürlük buna denirdi işte.
  • "Bir savaşı sürdürmekteki amaç, sürdürülecek başka bir savaşta daha iyi durumda olmaktır."
  • “Partinin dünya görüşü, onu hiç anlamayan insanlara çok daha kolay dayatılıyordu. (…) Her şeyi yutuyorlar ve hiç bir zarar görmüyorlardı, çünkü tıpkı bir mısır tanesinin bir kuşun bedeninden sindirilmeden geçip gitmesi gibi, yuttuklarından geriye bir şey kalmıyordu.”
Medyanın tavrını eleştiren bir enstantaneyle de veda edelim o zaman.

28 Mayıs 2013 Salı

Polis - Onur Ünlü

Film yazılarıma devam ediyorum, bu kez ele aldığım film bir Türk filmi. Polis.

Yönetmen son zamanlarda yıldızı epey parlayan bir isim, şair yönüyle Muhsin, yazar yönüyle Onur olarak ünlü. Onur Ünlü. (talihsiz bir espri yapma girişimiydi kabul ediyorum.)

Başrol ise normalde zaten hayran olduğum, bu filmdeki oyunculuğuyla yine kendisini ayrı sevdiren Haluk Bilginer. "Seni seviyorum de leaan" deyişi var ki gerçekten süper:). Filmin sloganı ise "şiddete meyyalim vallahi dertten." imiş. ki bu dize de Murat Menteş'e ait bir şiirden alınmış. "hakkımda yanılttılar milleti cidden" şeklinde şeddeli biçimde devam eden şiiri şahsen bu 2 dize dışında pek beğenmedim, neysem.


Film hakkında aman böyle felsefe yapmışlar, aman şöyle sözler var falan demeyeceğim maalesef. Çünkü bana bu yazıyı yazdıran sadece bir sahne, filmde ayırdığım bir kesit. Haliyle bu filmden sağlam replik çıkmasını beklemiyorum, Polisiye filmi ve fazlasıyla da sürükleyici.

Gelelim sahnemize. Filmde Haluk Bilginer, Musa Rami adlı emektar bir polis rolünde. Korkusuz, tecrübeli, yiğit bi adam. Adalet uğruna başına işler alıyor, ailesi tehlikede, evli olmasına rağmen genç bir kıza aşık oluyor falan filan neyse. Tüm bunların ortasında beynindeki bi ur sebebiyle 2 ay ömrü kaldığını öğreniyor.

Daha sonrasında filmdeki kurgu gereği torunuyla sahilde ufak bir gezintiye çıkıyorlar. Tam bu sırada olan olaya dikkat çekmek istiyorum. Torunu biyerlerden balık bulup getiriyor, "Dede bak balııık" diyor ve sanırım balık da elinde çırpınıyor kızcağızın.

Filmi izlerken istemsizce gülümsedim burada. Karakterimiz 2 ay ömrü kaldığını öğrendi ve hemen ardından ölmek üzere olan bir balıkla karşı karşıya. Değişen bir bakış açısı. Elbette Onur Ünlü'nün eseri bu durum. Haluk Bilginer'se büyük oyuncu gerçekten. Balığa şöyle bir anlayışla bakıyor ve "hadi onu denize atalım da annesinin yanına gitsin" diyor. Durumu da kurtaracak haliyle torununa hissettirmeden. Küçük kız balığı denize atıyor atmasına ama iş işten geçmiş, balık ölmüş. Bunda da ince bir mesaj var, basit ama fazla düşündürücü sahneler bunlar.

Balık yüzmeyince torun yeni bir tane almak için uzaklaşıyor. En başta Musa Rami'nin başının belada olduğunu belirtmiştim. Bu sahnede de bir dallama gelip polisimizi tehdit ediyor, Musa Rami dövmeye başlıyor bu adamı ama bu sahneler işi tadında bırakarak atlanıyor.

Bir sonraki sahnede torun ve Polis'i arabada evlerine doğru giderken görüyoruz. Sözü o sahnelere bırakıyorum;
-"Dedeciğim, adam da annesinin yanına mı gitti?
-"Hangi adam kızım?"
-"Hani denize attık ya"
-"Hııı, o adam. O anasının şeyine gitti kızım."
-"Neyine"
-"Anasının yanına gitti o, yanına. Deniz anasıymış onun anası."

21 Mayıs 2013 Salı

Anlaşılamamaktayım.

En büyük sorunum sorunumun ne olduğunu bilememek. Kendime ait ne varsa elimde ruhani yönden, bilmiyorum ya da kendime açıklayamıyorum. Yani duygularımı iyi anlatamamamdan ötürü mü kaynaklanıyor bütün bunlar? Biliyorum da ne olduğunu dile mi getiremiyorum gibi sanki..

Kesik kesik nefes alışlarıma ekleniyor boş bakışlarım. Nereye gidiyorum?

Kafam sanki sonsuzluğa açılmış bir bardak, doldukça da doluyor zihnim. Okuduklarıma, gördüklerime, karşıma çıkan her şeye bir anlam yüklüyorum. "Hiçbir şey öylesine olmamalı"

Geçen hafta aslında, ne yazacağımı bilmeden bir sayfa açıp bu başlığı atmıştım.

"Anlaşılamamaktayım."

Daha sonra, o anlaşılamamanın etkisinden olacak, tek bir yazı bile yazamadım bu başlığın altına. Nothing. Anlaşılamamak hiçlik değil miydi zaten? Olsun dedim.

Birkaç gün geçti ve kuantum felsefesiyle ilgili bir kitap geçti elime. Okudum demiyorum ilk aşamada karıştırdım diyebilirim. Kitap diyordu ki, yaşadığınız an'a odaklanın. Evren size mesaj gönderiyor ve siz bunu görmüyorsunuz. Gözlerinizi açın. Geçmiş ve geleceğe öyle takılıyorsunuz ki içinde bulunduğunuz güzelim zamanı yitiriveriyorsunuz. Hayatınıza iyi ve ya kötü enerjiyi siz çekiyorsunuz falan vesaire.

Sanırım haklıydı. Ben bunları okuyordum ama aklımda baskın olan düşünce "hadi ulan oradan" şeklindeydi.

Kitabı elimden bıraktım ve bu tür düşünceleri zaman kaybı olarak nitelendirdim. Bişileri okuma isteğim baskın geliyordu ki bu kez -nedendir bilinmez- ünlü yazar Goethe'nin Genç Werther'in Acıları adlı kitabını okumaya başladım. Kuantum konusunda henüz yeterli bilgi sahibi olmasam da Goethe'nin bu kitabı hakkında kesinlikle bişiler yazacağım.

Şimdi diyeceksiniz ki eee ne var yani bunda şimdi? Ne çektin be okur!

10. sayfada Goethe bi ton açıklama yazmasına rağmen bir paragrafın sonuna şöyle yazıyor; "Şöyle ki anlaşılmamak birçok kişinin olduğu kadar, benim de yazgımdır."

Hoppalaa! Haliyle o anda 30 saniyelik bir kalp krizi geçirdim, epey şaşırdım doğrusu. Evren bana fena halde kızmış olmalı diye düşünerek de gülümsedim hatta.

Daha sonra Mevlana'nın kendisine suskun manasına gelen "hamuş" mahlasını taktığını hatırladım. Yahu dedim kendi kendime, bu adamlar bile anlaşılamamış sen neyin kafasındasın kardeşim benim. -Yanlış anlaşılma derdi var bir de ayrıca- Goethe ki sanatın ve felsefenin neredeyse her dalında 150'yi aşkın eseri olan bir adam. Anlaşılamamaktayım diyor. E biz ne yapacağız? Bizi kim anlayacak?

Hala içimden goethe mi geldik lan yoksa demek gelse de, bu aralar en büyük hayal kırıklığım anca ismiyle dalga geçtiğim Goethe'yi neden daha önce elime alıp da okumadığımdır.

Bakalım daha ne gibi mesajlar alacağım? Bu zamana kadar evrenin gönderdiği mesajların farkına varamadığıma göre, gelen kutusu epey kabarmış olmalı. :)



23 Nisan 2013 Salı

Sean Penn - Into the wild - Özgürlük yolu

Film yazısı serime hız kesmeden devam ediyorum. Sıradaki seçtiğim film, gerçek bir hayat hikayesinde ilham alınarak, 2007 yılında gösterime giren Özgürlük Yolu (Orjinal adıyla Into The Wild)

Sanırım biraz geriden geliyorum ama kitapların ve filmlerin asla eskimeyen bilgiler barındırdığına inanan biri olarak bunu şu anda pek umursamıyorum.

Filmi izlediğinizde anlayacaksınız ki aşağıda gördüğünüz adam, olayın asıl, gerçek kahramanı. Christopher Johnson McCandless.



Peki kimdir bu adam? Kendisine Süperberduş diyen McCandless (Filmde Emile Hirsch canlandırıyor.) ailesinin ondan beklediği tüm dünyevi beklentileri yerine getirdikten hemen sonra bu sürekli zorunluluk haline katlanamayacağını düşünerek kendini doğaya atıyor. Bir nevi hippi gibi oradan oraya savruluyor, seyahat ediyor, yeni insanlar tanıyıp, yeni anılar biriktiriyor.

Bu noktada sanırım hepimiz benziyoruz. Bana da çoğu zaman içinde bulunduğumuz bu sistemin çok saçma olduğu fikri geliyor ama gidiyor sonra. :):) Bizi bu benzerlikte McCandless'dan ayıran durum ise; onun, çok cesurca bir davranışta bulunarak (hatta en cesur davranış da diyebilirim) kendini doğaya atması. Süperberduşumuz gerçek mutluluğun doğada olduğuna inanıyor ve dünyevi her şeyi bir kenara bırakıp mutluluğun arayışına çıkıyor. Hayali Alaska'da doğayla baş başa yaşamak ki bunu da gerçeğe dönüştürüyor.

Süperberduş iyi bir okur olduğundan filmde yine şahane alıntı ve replikler var. McCandless'in sözünü de atasözü gibi fotoğrafın üzerine işledim hemen zaten.

Film Lord Byron'un şu dizeleriyle başlıyor;

“Mutluluk uçsuz bucaksız ormanlardadır,
bomboş sahillerdeki coşkudadır.
İnsan elinin değmediği bir yerdedir,
denizin diplerinde ve gürlemesindedir.
İnsanı daha az sevmem ama doğayı ondan çok severim…”


Filmde şahane alıntılar olduğundan söz etmiştim. İşte onlardan birisi;

En sevdiğim replik ise, kendi hayatımdan da tecrübelediğim;

Eğer yaşama sevincinin insan ilişkilerinden kaynaklandığını düşünüyorsan yanılıyorsun.




Son olarak filmle ilgili yapmam gereken bir yorum daha var. Filmin müziklerini gerçekten şahane, tek tek hepsi açıp dinlenesi olmuş. Eddie Vedder'dan geliyor; Society.


Toplum, sen çılgın bi türsün.
Yapayalnız değil ama bensiz olmanı ümit ederim.

Blog sayfamla paralel yönettiğim Kafa Defteri sayfasını facebookta açtım, meraklısı buyursun gelsin efenim. Sevgiler.

22 Nisan 2013 Pazartesi

Cristopher Nolan - Memento - Akıl Defteri

Blogu ilk açtığımda kafamda beğendiğim filmleri de yazmak vardı ama kısmet bugüneymiş.

İnsanı düşündüren, kafasını karıştıran, son dakikasına kadar meraktan öldüren bir film. 2000 yılında gösterime giren Akıl Defteri orijinal adıyla Memento.

Konuyu genel olarak özetlersek, karısının ölümünden sonra bir tür hafıza kaybı hastalığına yakalanan Lenonard Shelby'nin bir yandan bu hastalıkla mücadele ederken, diğer bir yandan da karısının intikamını almaya çalışması anlatılıyor.


Hafıza üzerine kurulan filmlerin ayrı bir çekiciliği de olmuyor değil aslında. Hep yeni bir malzeme, geçmişten hatırlamadığınız ya da belli bir düzen içine koyduğunuz olaylar karşınıza çıkabiliyor. Düşünsenize, bir anda hafızanızı yitirdiğinizi? Bu da senariste bolca malzeme ve keyifli bir konu imkanı sağlıyor. Hafıza hastalıkları da kendi içinde farklılık gösterdiğinden geniş bir yelpaze var senaristin elinde ve o da amnezi'yi seçiyor.

Amnezi'yi kısaca açıklayacak olursak; rahatsızlığın başladığı ana kadar olan her şeyi hatırlama yönünde sıkıntı yok fakat rahatsızlıktan sonraki günlerde gün içerisinde sürekli olarak hafıza kaybın kendini yeniliyor. Geçmiş sağlam bir şekilde yerinde duruyor ama hasta yeni anılar oluşturamıyor, diğer bir deyişle oluşturduğu bu anları 24 saat içerisinde unutuyor. Ve böyle bir hafıza kaybı olduğunda hiç umulmadık bir anda bellek sıfırlanıyor  "buraya nasıl geldim lan ben" "neredeyim" "napıyorum" gibi bi durumla karşılaşıyoruz.

Buna örnek olarak bir sahnede bir kovalamaca sırasında hafıza kaybı oluyor, bir yandan koşmaya devam ederken diğer bir yandan Shelby kendine soruyor. Ne yapıyorum ben? Bir adam görüyor ve o efsane replikler ortaya çıkıyor. "Ben bu adamı kovalıyorum." Adama doğru koşmaya başlayınca adam ateş ediyor ve Shelby ekliyor. "Hayır, o beni kovalıyor."



Filmin kurgusuna zaten söyleyecek bir sözüm yok, filmi bitirdiğimde bile düşünmeyi sürdürdüm çünkü, jeton çok sonradan düştü. :):) Zaten yönetmen Christopher Nolan, hafıza konusuna ilgili bir yönetmen, bu filmi çektikten 10 yıl sonra, 2010 da yine müthiş bir hafıza filmi olan Inception (Başlangıç) filmini çekiyor.

Bana bu film hakkında yazmalıyım dedirten şey ise, filmin başrol oyuncusu Leonard Shelby (Gerçek adıyla Guy Pearce) nin karısının eşyalarını yakarken söylediği o efsane replik; "Seni unutmam gerektiğini hatırlayamıyorum."

Shelby'den ek olarak;

-"Kendimize kim olduğumuzu hatırlatmak için hepimizin aynalara gereksinimi var"

-"Gözlerinizi kapattığınız zaman dünya yok olmuyor, öyle değil mi?

-"Bir şeyleri hatırlamıyor olmam yaptıklarımı anlamsız kılmaz."

-"Hareketlerimin bir anlamı olduğuna inanmak zorundayım."





16 Nisan 2013 Salı

Farklı bir bakış açısı


Kafaları kurcalayan ama kimsenin de asıl cevabı alamadığı bilmeceler var. Öyle çok cevapsız soru var ki.. Sanmayın ben bu bilmeceleri çözebildim. Sadece tanrı, dünya ve düzen üzerine bi kaç bişi söyleyeceğim.

Örneğin din, seçiyor ve inanıyorsun aslında ilk aşamada basit görünüyor, seçiyor derken yanlış anlaşılmasın pazardan karpuz seçmiyorsunuz sonuçta, her insanın aklı, mantığı var, hangisine uyuyorsa onu seçiyorsun. Hatta bazen sen küçük bir çocukken senin yerine seçilmiş bile oluyor bu. Ne kötü neden inandığını bilmemek, bilememek. Sonra belli bir düzenin içinde ilerlemeye başlıyorsun. Bu öyle bir düzen ki gün geçtikçe seni kelepçeliyor aslında sen farkında olmadan. Tıpkı bir tren gibi, bir trenin vagonu olduğunuzu varsayın. Vagonlardan herhangi biri bozulsa ya da herhangi bir hasara uğrasa değişen ne olur ki? Tren yine de ilerlemeye devam eder elbette. Peki durabilir misin? Elbette belki de bu mümkündür. Bukowski der ki; "Kumar oynamazsan asla kazanamazsın." Bu tam manasıyla bir kumardır çünkü.

Peki ya tanrı? Her dinde farklı bir adı var aslında ama bahsettiğimiz olgu aynı. Bazen onun hakkında da çeşitli düşüncelere düşmüyor muyuz hepimiz? Hatta bazen belki de tanrı sadece sıkılmıştır diyorum ve sıkıldığı için bi oyun arayışına girmiştir. İnsanların satranç'ı bulması gibi. Dahiyane hamleler barındıran bir oyun ve herkes iyi oynayamıyor. Tahtamız dünya oluyor haliyle, piyonlarsa biz.

Dünyada zamanın başından beri var olan bir düzen yoktu, unutmayın ki tüm bilgiler ve kurallar insanlar tarafından kondu ve yine insanlar tarafından yıkılacaklar. Bir an durup düşününce ölüm olmasa hayatın da bir değeri olmadığını anlıyor insan. Sahip olmak istediğimiz maddi her şey aslında bizi modern bir köle haline getiriyor. Şimdi şöyle bir soru çıkıyor ortaya; Asıl yaşamak istediğimiz hayatı mı yaşıyoruz? Evet diyen cesur arkadaşları kutluyorum lakin benim asıl yaşamak istediğim hayatın halihazırda yaşadığım hayatla hiçbir alakası yok(bunu bencillik olarak algılamayın), eğer böyle düşünürseniz, sonunda maddi başarıların hakikaten beyhude olduğunu acı ve pişmanlıkla anlayacaksınız. Ama dönüp dolaşıp yine gelecek kaygılarıyla aynı sürüncemenin içine kuzu gibi döneceksiniz.

Selam olsun!

5 Nisan 2013 Cuma

Sayıklamalarım

Garip.

Hayat seçimlerimizin getirdiği sonuçlardan ibaret, aslında bu kadar da basit.

Ama yine de.

Hiç bişey düşündüğün gibi değil.

Hepsi bu.

Son zamanlarda radyo dinlemek mükemmel bir alışkanlığım haline geldi. Onun meyvesidir bu şarkı ki klibi de vaow dedirtti. Elimin altında bulunsun diye şeettim. Sevgiler.

Eklentiler;
EZİLDİM!