9 Eylül 2012 Pazar

Ne söyleyeceğini bilemeyen adam


Bazen, hiç olmadığından daha fazla ihtiyaç duyuyorum sigaraya. Halbuki beni tanıyanlar bilirler aram yoktur pek.

Ruhumun doğuştan yaşadığı o ezik, bir o kadar da mağrur durumun fiziksel görünüşü gibi sanki. Tamam pek doğru olmadı böyle açıklamak. Acının şekle bürünmüş hali diyelim. Hayat bir melodi bense hep dram yüklü olanları duyuyorum. Bu halimden memnunum! Sigara biraz simgesel burada yani ehehe. Mutlulukların kalıcı olmayacağının farkındayım. Farkında olmak zorundayım.

Zihnim düşünmekten yorulmamasına rağmen bu dönem oldukça kısır. Anlatmak istediklerime izin vermiyor dilim. Düşüncelerimi nadas'a bıraktım ey oradaki.

Gitmeden. Şu aralar İtalyan birisini keşfettim. Bruno Bozetto. Son derece manidar çizgi film çalışmaları var. Ünlü olan birkaçını ekledim buyrun buradan; Arzu eden araştırabilir de. Haydi bana müsade.





9 Ağustos 2012 Perşembe

O kadar.


Bir melodinin içerdiği dram kadar yüklüyüm bugün.
Oldukça hafif, narin bir o kadar da sallantıya müsait.
Yanlış bir nota gibi kararsız ve zamansız.
Hiç olmadığı kadar tuhaf, dengesizim bugün.
Bir yanım karamsar, bir yanım iyimser.
Ben ortada kalmış gibiyim.

Yaşıyorum o kadar.
Bir felsefecinin dediği gibi düşünüyorum.
Bir anne gibi ağlıyorum bazen.
Günden güne değişiyorum.
Değişiyorum o kadar.

Bütün mat renkleri ruh halimle kucaklıyorum.
Gün doğuşu ya da batışı farketmiyor.
Zaten rüyalar aleminde geziyorum.
Çok fazla rüya görüyorum; hem uyurken hem uyanıkken.
Aldırmıyorum o kadar.

Sahi, bitkiler nasıl suyla beslenip büyüyorsa ruhumuz da aynı bunun gibi müzikle besleniyor farkında mısınız?

Bugün.. Oradaydım, bir ilkin olduğu yerde. Söylenecek söz kalmadı ben söyledim hepsini. Tek farkı sen duymadın beni. 


25 Temmuz 2012 Çarşamba

Kayaköy - Fethiye

Geçen hafta kısa bir tatile çıktım. Başlıktan da anlaşılacağı gibi Fethiye'ye gittim. (Muğla oluyor kahkeh) Çoğu yeri gezmiş olmama rağmen Kayaköy'ü gezerken burayı yazmalıyım diye düşündüm ve bir kaç fotoğraf çektim.

Fethiye'ye yakın bir mevkide bulunan bir köy burası ama onu özel yapan terk edilmiş eski bir köy olması. Evler dağın yamacına doğru dağılıyor ve hepsi taştan yapılmış sanırım bu yüzden kaya-köy adını almış olmalı. Kuruluşunun tam olarak tarihi bilinmese de 14. yüzyıla kadar uzanan bir tarihi olduğu söyleniyor.


Köyün terkediliş hikayesi ise mübadele'ye uzanıyor. Bir zamanlar bu köyde rumlar da müslümanlar da yaşamış ama mübadele sebebiyle kuruluşundaki o şaşalı havasına bürünememiş bir türlü. Daha sonra istilacılar diyebileceğim bir kesim hazine arama maksadıyla talan etmişler güzelim köyü. Evleri yıkıp dökmüşler zaten dikkat ettiğim kadarıyla çoğunun çatısı yoktu.




Aşağıda gördüğünüz Kayaköydeki bir manastırın duvarında arta kalanlar...

Bu da kiliselerde çan çalınan kulenin Kayaköy'deki versiyonu

Evler dağ yamacında olduğunda gezmek oldukça zor oldu.




Vee son olarak dağın zirvesinde bulunan kaleden çektiğim bir fotoğraf.

26 Haziran 2012 Salı

Güneşini bulana dek.

Hepimiz belli dönemleri geçiriyoruz hayatımızda. Hepimizin yaşamında aslında ortak olan birşeyler var biz farkında olmasakta. Kafaların karışık, herşeyin flu olduğu zamanlar bunlar. Günlerin birbirini kovaladığı ya da mıhlanıp kaldığı zamanlar.

Bazen aynı yollarda kesişiyor kaderlerimiz, bazen farklı yönleri tercih ediyoruz hepimiz. Tercihlerimiz, hayatımızın geri kalanını şekillendiren şeyler oysa ki. Bu bir sır aslında. Alelade, apaçık ortada olmasına rağmen görmezden geldiğimiz bir sır.


Sigarasından bir nefes daha çekti, zihninde depremler oluyordu artçıları kuvvetli. Şakaklarını avuşturup ayağa kalktı. Adımlarında düşüncelerinin istikrarsızlığı belli olsa da, o yine aynı yere gidiyordu. Kendisini dinlendirmeyi başardığı tek yere, sahile. Deniz ve dalgaların sesi, akşamın esintisi. Rüzgar ona bir şeyler mırıldanıyor. O da rüzgara eşlik ediyordu her defasında. Ay'la konuşuyordu.

Kendi hikayesini anlatıyordu gökyüzüne, kendi hüznünü yansıtıyordu karanlığa hangimiz daha karanlık dercesine. Ay'ın parıltısına özeniyordu ama onun da bir kaynağı vardı, biliyordu. Güneş gibi olamayacağını biliyordu elbette. O güneş'ini arıyordu. Parıldamasına, canlanmasına yardımcı olacak güneşini.

Güneşi göremeyen bir Ay neye yarar ki sonuçta. Karanlığa alışmış miskin ve umarsız. Tam da böyleydi işte. Güneşini göremeyen bir Ay olduğunu anlatıyordu Ay'a. Ne kadar şanşlı olduğunu iletiyordu rüzgarın melodisine eşlik ederek.

Çünkü bir Ay'ı ay yapan, güneşti.

Bu yüzden hep yalnızdı.

Belki de yalnız ölecek.

Güneşini bulana dek.

19 Haziran 2012 Salı

Zeki Demirkubuz - Yazgı

Beni düşündürebilen filmleri severim. Bana birşeyler katabilen ya da kattığını düşündüğüm şeylerle ilgili olmaya çalışırım daha çok. Bugün bir film izledim ve biraz amatörlük koksa da çok beğendim. 

Zeki Demirkubuz 1994 yılında aktif yönetmenlik hayatına başlamış ve oldukça başarılı bir yönetmen. Henüz sadece bu filmini izledim ama sanırım kısa zamanda diğer filmlerini de izleyeceğim. Dostoyevski'nin Suç ve Ceza'sını okumuş ve etkilenmiş biri olarak, anlatılanlar, anlatılmaya çalışılanlar ve bunların yansıtılışları, diyaloglar.. Gerçekten harika. Kesinlikle tavsiye ediyorum.

Film hakkında kısa bir bilgi verecek olursam. Albert Camus'un "Yabancı" adlı romanından uyarlanmış. Kitabı okumadım ama kısa zamanda okuyacağım zira filmden daha etkili olduğu söyleniyor. 

Filmin baş karakteri Musa, Onu nasıl tarif edeceğimi bilemiyorum, tam anlamıyla iradesiz, tepkisiz ve inançsız. Hatta film içinde bazı sahnelerde boğasınız bile gelebilir. Herşeye "benim için farketmez" şeklinde yaklaşıyor. Öyle ki bu sebeple evleniyor bile. Suçsuz olduğu halde 5 yıl hapis yatıyor ama sessizliğini bozmuyor ve tepkisiz kalıyor. Yani kendini yaşananların akışına bırakmış inançsız bir insan.

Filmin en iyi sahnelerinden bir kesit;


Yazgı film replikleri:

- benimle evlenir misin?
- farketmez.
*
- insan ruhu bu kadar da boş olamaz.
- ya bu kadar boşsa?
*
-öyle işte insan ben suçluyum diyebilir ama suçsuzum diyemez.