11 Nisan 2014 Cuma

Gevelemeler 5 - Herkesleşmek=Makineleşmek

Gidemeyişim bundandı, zihnimde bana önceden kabul ettirilen bazı ihtiyaçlarım olduğunu zannediyordum. Herkes'in sevdiği şeyleri sevmek, herkes'in okuduğu kitapları okumak ya da izlediği filmleri izlemek normal olmanın belirtileriydi ne de olsa. Normal olmak, kabullenilmek.. Tımarhane'den sağlıklı raporu alıp çıkan bir insanın karşılaşacağı malum o tepkiyi düşünüyorum. "Artık o da bizden biri"

Hayat mücadele yeri. Normal olmak yetmiyor, kendi güzel anlayışımızı bir kenara bırakıp öylesine güzel kandırıyoruz ki kendimizi, öğreniyoruz nelerin sevildiğini çünkü sevmeliyiz hepsini!

Makineleşmiyor muyuz sizce de? Ödüllü filmleri izliyor, ödüllü kitapları okuyoruz. Hayatımıza çoğunluğun fikirlerinin hakimiyeti yerleştiriliyor. Kendimiz olarak neredeyiz? Bunun önemi yok.

Mahkumiyetimizi düşlüyorum. Özgür olmanın mümkün olmayışını.

Ve çekildiğim eski bir fotoğrafa ait gülümsemem geliyor aklıma.

Bir fotoğraf'ın içinde yaşayabilir miydim?

Renklerin zihnimizde uyandırdığı duygular gibi, bir renkle özdeşleşebilir miydi benliğim?

Kusuyorum sonra. Yeşil. Düşlediğim hayallerin içselleştirdiğim rengi.

Orada sonsuza dek kalabilirdim.


Olmak.
Olduğun gibi.
Her kimsen ya da ne isen.
Yeteneğin ta kendisi.

20 Ocak 2014 Pazartesi

Seni görme ihtimaline sarılıyorum.

Koca bir şehir engel bazen
Bütün insanlar boşuna
Bu telaşta görememek seni
O da gitmiyor hoşuma

Yakındasın, belki bir alt sokaktasın
Susamış gözlerim sana
Nolur bir tesadüfle
Çık bu akşam karşıma

Seni görme ihtimaline sarılıyorum.

10 Ocak 2014 Cuma

Milad

Bence "anlamlandırmak" insanın hayatındaki yegane önemli şey olmalı. Böyle düşünen bir insan olduğuma göre her şeyin bir anlamı olduğu düşüncesini de taşıyorum açıkça.

İnsanoğlu çiğ süt emmiş derdi annem, eskilerin alışkanlığı bir umursamazlıkla.

Tecrübelerden aktarma ama aslen gerçeği yüzüne acımasızca vuran sözlerdir atasözleri. Anlamlandırmak gereken sözlerdir bunlar.

İnsanoğlu çiğ süt emmiş derken ne demek istiyordu annem?

Bugün milad olsun paşa.


17 Aralık 2013 Salı

Gevelemeler 4 - Bazı şiirler düzyazı'dır.

Neyi unuttum yine, niyeydi içimdeki bitmek bilmeyen sıkıntı? Neydi adı?
Sahi zaman denen veledi tutup durduran yok mu insanoğlu bu kadar aşıkken hayatına.
Derin bir çınlama hakim kulaklarımda,
Yanıp sönen ışıklar ve ben aklımın koridorlarında geziyorum.
Açılıyor zihnim hissediyorum
Anlamaya çalıştıkça çıkartıyorum beynimin kirlenen çarşaflarını
Yenisi eskisinin üstüne.

Neyi kaçırdım yine? Ya da neyi kaçırdığımı zannediyorum, nedir bu doyumsuzluk?
Bilmenin tadına varan bir insan için, bu kadar bilgi nedir ahh!
Yetmiyor lügatımda kullandığım sesler, kelimeler, bakışlar, mimikler yetmiyor.
Bir alt satıra geçmiyor benim dizelerim üstelik.
Tecrübeyle sabitlediğim görüşlerimi benden önce farkeden milyonlar varken
Öğrendiğim her şeyi bir başkası benden önce söylemiş oluyor.
Yenisi eskisinin üstüne.

Kanadını açıp da bir türlü çırpamayan bir kuş gibi süzülüyorum şimdi.
Süzülüyorum ve üzülüyorum güzelleşip
Düşüncemde kuşlar özgür ama
Onlar çırpıyor kanatlarını derken pencereme çarpan bir kuş daha..
Neyin sarhoşluğu içindesin ey fikrim
Soyutlaştırdığım benliğim.
Bilmezliğim.
Yenisi eskisinin üstüne.


6 Ekim 2013 Pazar

Şehir Hayatı Yalnızlığı

Şehir hayatını yaşayan ve (genellikle) bu hayattan sıkılan insanlarda çoğu kez aynı düşünceyle karşı karşıya kalıyorum. “Emekli” olup Anadolu’ya, Ege’ye, Akdeniz'e gitme hayalleri. Bunun altında yatan nedenleri derinlemesine incelemeye gerek yok. Anadolu insanı saftır, temizdir, sıcakkanlıdır. Oraların toprağı, suyu başkadır, doğaldır, organiktir falan filan. Bu böyledir.

Hal böyle olunca düşünmeden edemiyor insan, peki şehirlerde yaşayan insanların farkı ne bu Anadolu insanlarından? Hepimiz insanız en nihayetinde. Ben buna biraz da “izole olmak” diyorum naçizane. Kendimizi toplum içinde soyutlaştırmamızdan ötürü diyorum. Halbuki sabah işe giderken bindiğiniz bir otobüste neşe dolu bir “Günaydın” la karşılaştığınızı düşünsenize? Belki de tüm günü neşeli geçirmenizi sağlayacak bir günaydın.

Köy yerlerinde insan azdır. Birbirlerini tanımasalar bile en azından bir yüz aşinalığı vardır. Mutlaka bir selam verme, verilme durumu vardır. Hatta bazen selam'a gereksinim duyulmadan konuşulur. Tatlı tatlı atışılır. Bizler yani şehir hayatı tutsakları yolda gördüğümüz herhangi bir insana selam verdiğimizde bile deli olduğumuzu düşünen bakışlar saplanıyor üzerimize. Uzaklaşıyor insanlar. Deli olmasa bile bir kötülük geleceğinden eminler adeta.

Şehirlerde insan fazladır. Fakat sorsanız hepsi de içinde bir yerlerde kahredici bir şekilde yalnızdır. İstiklal Caddesinin birbirinden habersiz yürüyen insanları bunun en sahici örneği. Oradaki insanlar sadece bir figüran. Oyun tek kişilik ve başrol de kendimiziz. Diğer o insanlar arasında izole oluyor, şehir yalnızlığı yaşıyoruz.

Bir sürü psikolojisi içindeyiz aslında. Aynı koyun gibiyiz fakat bizim sürümüz toplumun ta kendisi. En çok umursadığımız şey “Kimin ne diyeceği?”  Bu düşünceler başta ailemizin, komşularımızın, akrabalarımızın yani toplumun düşüncelerinin kabul edilmiş, diğer ilgi çekici bir deyişle süzülmüş, sentezlenmiş hali. Süzülmüş süzülmesine ama burada süzgeç acaba doğru görevi yerine getirmiş mi?

Şehir hayatı insanı başkalaştırıyor şüphesiz. En kalabalık haliyle yalnızlığa itiyor. Çoğul yalnızlıklar oluşuyor, mutsuzluklar oluşuyor.