6 Ekim 2013 Pazar

Şehir Hayatı Yalnızlığı

Şehir hayatını yaşayan ve (genellikle) bu hayattan sıkılan insanlarda çoğu kez aynı düşünceyle karşı karşıya kalıyorum. “Emekli” olup Anadolu’ya, Ege’ye, Akdeniz'e gitme hayalleri. Bunun altında yatan nedenleri derinlemesine incelemeye gerek yok. Anadolu insanı saftır, temizdir, sıcakkanlıdır. Oraların toprağı, suyu başkadır, doğaldır, organiktir falan filan. Bu böyledir.

Hal böyle olunca düşünmeden edemiyor insan, peki şehirlerde yaşayan insanların farkı ne bu Anadolu insanlarından? Hepimiz insanız en nihayetinde. Ben buna biraz da “izole olmak” diyorum naçizane. Kendimizi toplum içinde soyutlaştırmamızdan ötürü diyorum. Halbuki sabah işe giderken bindiğiniz bir otobüste neşe dolu bir “Günaydın” la karşılaştığınızı düşünsenize? Belki de tüm günü neşeli geçirmenizi sağlayacak bir günaydın.

Köy yerlerinde insan azdır. Birbirlerini tanımasalar bile en azından bir yüz aşinalığı vardır. Mutlaka bir selam verme, verilme durumu vardır. Hatta bazen selam'a gereksinim duyulmadan konuşulur. Tatlı tatlı atışılır. Bizler yani şehir hayatı tutsakları yolda gördüğümüz herhangi bir insana selam verdiğimizde bile deli olduğumuzu düşünen bakışlar saplanıyor üzerimize. Uzaklaşıyor insanlar. Deli olmasa bile bir kötülük geleceğinden eminler adeta.

Şehirlerde insan fazladır. Fakat sorsanız hepsi de içinde bir yerlerde kahredici bir şekilde yalnızdır. İstiklal Caddesinin birbirinden habersiz yürüyen insanları bunun en sahici örneği. Oradaki insanlar sadece bir figüran. Oyun tek kişilik ve başrol de kendimiziz. Diğer o insanlar arasında izole oluyor, şehir yalnızlığı yaşıyoruz.

Bir sürü psikolojisi içindeyiz aslında. Aynı koyun gibiyiz fakat bizim sürümüz toplumun ta kendisi. En çok umursadığımız şey “Kimin ne diyeceği?”  Bu düşünceler başta ailemizin, komşularımızın, akrabalarımızın yani toplumun düşüncelerinin kabul edilmiş, diğer ilgi çekici bir deyişle süzülmüş, sentezlenmiş hali. Süzülmüş süzülmesine ama burada süzgeç acaba doğru görevi yerine getirmiş mi?

Şehir hayatı insanı başkalaştırıyor şüphesiz. En kalabalık haliyle yalnızlığa itiyor. Çoğul yalnızlıklar oluşuyor, mutsuzluklar oluşuyor.


28 Eylül 2013 Cumartesi

Genç Werther'in Acıları

Zamanında başka bir yazımda kesinlikle bu kitaptan bahsedeceğimi yazmıştım. Üzerinden epey zaman geçti, keşke bende hissettirdiği duygular tazeyken yazsaymışım. Okunması gereken bir başyapıt olduğunu söyleyip, kendi yaptığım alıntıları paylaşayım istedim.

Johann Wolfgang Von Goethe - Genç Werther'in Acıları Alıntılar

  • İçimde şaşırdığım bir duygulanma var. Tadını ala ala geçirdiğim bahar sabahlarını andırıyor şimdiki halim. Onlar da böyle tasasız, bir başına. Ayrıca öyle bir yerdeyim ki bu tür yerler bütünüyle benim ruh halimde olan insanlar için yaratılmış sayılabilir.
  • Biraz olsun rütbeli kişiler kendinden aşağı tabakada olanlara epey tepeden bakıyorlar. Sanki onlara yaklaştıklarında kendilerinden bir şey gidecekmiş gibi korkuları var. Ayrıca bunların aralarında öyleleri vardır ki biçare halkın katına, yine ancak onları iğnelemek, yaralamak niyetiyle inerler.
  • Anlaşılamamak, birçok kişinin olduğu kadar benim de yazgımdır..
  • Yüreğimin bütün evreni kucaklamadaki şaşılacak gücü, onun önünde bütünüyle kendini ortaya koyamaz mıydı?
  • Onunla her sohbetimiz ve iğneli şakalarımız dahil, her sözümüz inci gibi inceltilmişti, ben bunu bilirim.
  • Büyük bir yüreğin size doğru açıldığını görmek kadar ince ve gerçek bir zevk olamaz.
  • İç huzuru büyük bir nimettir.
  • Öğrendiklerimi herkes öğrenebilir ama bu yürek bana aittir.
  • Nasıl oluyor da insanı mutlu eden bir şey, aynı zamanda yıkımının da nedeni oluyor?
  • Şu dünyada nasibimiz nedir? Kendi yıkımımızı çoğu kez kendimiz hazırlayarak onunla dolan kadehi en son damlasına dek içmekten başka bir şey midir?
  • Tanrı bilir! Çoğu zaman, bir daha uyanmama isteğiyle, hatta bazen bir daha uyanmama umuduyla yatıyorum yatağıma; sabah gözleri açıp da güneşi gördüğümde içerliyorum.
Goethe'nin bu kitabı yazmasına ilham olan süreci anlatan Goethe'nin İlk Aşkı adlı filmden.

9 Eylül 2013 Pazartesi

Sen gülünce

Sen gülünce dünya gülümsüyor
Klasik bir filmin müziği sarıyor her yanı, duygulanıyorum.
Burnun, o kadar güzel ki
Bir şeker sanıp yemekten korkuyorum onu.
Sonra bu şehir,
İçinde seni barındıran bir ressamın ellerine dönüşüyor
Kare kare, renk renk sarıyor dört bir yanı
Gözlerinin ustaca gülebildiğini farkediyorum usulca
Nasıl da dolduruyor içimi bir bardağa su koyarcasına gülüşün
Kelimelerin çaresiz kaldığı bir gülüş..
Şiirlerin şarkıların ve de en güzel sözlerin.
Ürperiyorum düşündükçe
Düşündükçe var olduğunu bu dünyaya bir armağan gibi
Kıskanıyorum çıplak ayakların yere değerken tenini
Bilmiyorsun.
Ben seninle bir sağanak yağmurda kalmak
Islanmak istiyorum.
Sırılsıklam.

SCK.

10 Temmuz 2013 Çarşamba

Revolver - Guy Ritchie

İçimde uzunca bir süredir yer etmiş olan bir yönetmenlik tutkusu var. Elbette bu tutkuyu barındıran sadece ben değilim. Bu tutku üzerine kendimi geliştirmeye çalışırken elbette dünyaca ünlü yönetmenleri de izliyor, takip ediyorum. Fakat eğer bir film çekecek olsaydım Tarantino gibi değil de aynı Guy Ritchie tarzı çekerdim diyebilirim. Bu yönetmenin çizgisi beni Tarantino'dan daha çok etkiledi.

Yönetmenimiz piyasada bir Tarantino özentisi gibi görünüyor olsa da, bence kendine has bir çizgi yaratmış durumda. Tarantino filmlerinde genelde sağlam replik çıkmaz, genelde içi boş ve saçma fakat eğlenceli konuşmalar barındırırlar. Guy Ritchie ise filmdeki bu yönüyle hem Tarantino'dan hem de diğer filmlerinden ayrılıyor. Zira film efsane replikler içeriyor.


Kısa bir özet vermek gerekirse Başrolde diğer filmlerine kıyasen daha ezik bir rol alan Jason Statham var. (Gerçi yönetmen de diğer filmlerine kıyasen daha düşünsel gitmiş durumda ama, neyse.) Jake Green rolündeki Statham, dolandırılmış ve 7 yıl hapis yatıp intikam duygularıyla yanıp kavrulmuştur. Hapishanedeki hücresinde 2 komşusu vardır ve bunlar da dolandırıcı suçlulardır. Fakat 7 yıl birlikte geçirince onlara güvenip her şeyini anlatmış ve hapishaneden çıktığında bir kez daha dolandırıldığının farkına varmıştır.

Bu durum ve olaylar işlenirken diğer bir yandan Jake Green karakteri üzerinden şahane bir ego eleştirisi, gözlemi, yorumu yapılıyor. Çoğu sahnede karakterin iç sesiyle karşı karşıya kalıyoruz. Egosuyla sürekli savaş halinde. Sanırım filmin asıl vermek istediği de bu. İnsanın egoyla arasındaki muhteşem savaşı. Çünkü yönetmen eski filmi diğer filmleri gibi yürütme gayretinde bulunurken diğer bir yandan sizi düşündürüyor da.

Yönetmeni sevenler bu filmini en kötü filmi olarak yorumlar fakat yönetmen değişik bir arayış içine girmiş ve iyi ki de yapmış bunu. Film bir bulmaca edasıyla ilerliyor, hoş ben yarısında olayı kavramıştım ama tam da emin değildim. Bulmaca edasının yanında da bir şeyler vermeye çalışıyor. Yönetmen bu filmiyle gelecek filmlerinde kendi tarzı yanına düşünsel bir yönde ekleyeği sinyallerini veriyor.

Baştan sona düşündürücü özdeyiş ve replikler var filmde. Benim yakaladığım bazıları şunlar;

Karşılıklı oynanan tüm oyunlarda her zaman bir rakip bir de kurban vardır. Önemli olan, ne zaman ikincisi olduğunuzu bilebilmektir. Böylece ilki olabilirsiniz.

Ne derler bilirsin: Savaş ne kadar zorsa zafer o kadar tatlıdır.

Çaresiz insanlar çaresizce şeyler yaparlar.

Sadece daha akıllı biriyle oynayarak akıllanabilirsin.

Kurbanı kontrol altında tutuğunu düşünen aslında daha az kontrole sahiptir.

Oyun karmaşıklaştıkça rakip de karmaşıklaşır.

Benim sanatım, seni öyle parçalarla beslemek ki onları aldığın zaman kendinin akıllı, benimse aptal olduğuma inanacaksın.

En büyük düşmanın, en son bakacağın yere saklanacaktır. Jul Sezar

Daha zeki olmanın tek yolu daha zeki bir rakiple oynamaktır.

Savaştan kaçınmak mümkün değildir, sadece düşmandan üstün olana kadar erteleriz. Makyavelli

Arkadaşın yakın, düşmanın daha yakındır.

Tek gerçek düşman, içindekidir.


Filmin sonunda ego hakkında çeşitli önemli isimlerin yorumlamaları verilmiş. Final sahnesinin üzerine gerçekten etkileyici konuşmalar olmuş bunlar.

Ego en kötü öz güven hilekârıdır.

Egodan daha kötüsü olamaz. 

En büyük eksisi: "ben senim" (Sizin yerinizi almasıdır.)

Sorun egonun bakacağınız en son yerde saklanıyor olmasıdır, kendi içinizde.

Düşüncelerini sizin düşünceleriniz gibi gösterir.

Egolarını korumak isteyen insanlar sınır tanımazlar. Yalan söyler, hile yapar, çalar ve öldürürler. Ego sınırını korumak için her şeyi yaparlar. Mahkum olduklarının farkında olmazlar. Bunun ego olduğunu fark etmezler.

Aklın kendinden daha ileride bir şey olduğunu kabul etmek zordur. Bu kişisel bir şey değildir daha değerlidir ve gerçeği daha doğru yorumlar.

Ego, dini anlamda şeytan olarak kabul görür ve tabii kimse egonun ne kadar zeki olduğunu anlamaz. Çünkü şeytanı yarattığı için suçu başkasına atmayı seçerler.

Hayali düşmanı yaratmadan önce gerçek düşmanlar yaratırız. Bu ego için de gerçek bir tehdittir ama yaradılışında da vardır.

Kafanızdaki ses, size ne derse desin; dış düşman diye bir şey yoktur. Bu düşman anlayışı. egonuzun düşman anlayışının yansımasıdır. Bu açıdan bakarsak, bir çok dış düşmanı kendimizin yaratmış olduğunu görürüz.

En büyük düşman kendi algınız, kendi vurdumduymazlığınız ve kendi egonuzdur.

3 Temmuz 2013 Çarşamba

Sayın generalim!

Zeki Demirkubuz'un son filmi, - Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar kitabının serbest bir uyarlaması olan- yeraltı filmini henüz yeni izledim. İnternet'te küçük çapta bir araştırma yapınca bir sürü sansasyonel konuşulduğunu falan gördüm. 

Filmde baş karakter bir hırsızlığın üzerinde duruyor, yoğun bir nefret işlenmiş. Hoş kitapta da buna benzer konular işleniyordu ama araştırmalarım sırasında Zeki Demirkubuz'un zamanında bir film çektiğini ve Nuri Bilge Ceylan, Cannes film festivalinde "3 maymun" filmiyle gösterime girince çekimleri durdurduğunu ve senaryosunun çalındığını öne sürdüğünü öğrendim. Ki bütün bunlar birer söylenti de olabilir diye düşünmüyor değil insan. Lakin filmde öyle bir belirtilmiş ki bu durum.

Filmde, aynı kitapta olduğu gibi ana karakter, bir arkadaşının ona ait roman konusunu çaldığını anlatıyor ama Zeki Demirkubuz kitaba öyle bir ad vermiş ki! "Ankara Sıkıntısı" eh bir de Nuri Bilge Ceylan söylentileri olunca insanın aklına Nuri Bilge Ceylan'ın "Mayıs Sıkıntısı" adlı filmi geliyor. Rastlantı olabilir mi sizce? Bilinmez. Olayı kavrayan arkadaşlar filmi bu düşünceyle izlerlerse zaten durumu fark edeceklerdir.

Filmde baş karakterin, dolayısıyla da Zeki Demirkubuz'un içini döktüğü bir sahne var ki sözleri sonuna kadar onaylıyorum. İçini döktükten sonra da kallavi bir şerefinize kısmı var ki beni benden aldı. Oraya dikkat edelim efendim.

Buyrunuz;


Video'nun içeriği;

Sevgili Generalim Cevdet Bey! Pardon, Cevat Bey ve kadirşinas yalakaları!
Şunu iyi bilin ki; gösteriş budalası insanlardan, gösterişli laflardan, gösterişin kendisinden hiç hoşlanmam! Bu, bir…
Kibirden, kendini beğenmişlikten, “Bütün bu dağları ben yarattım” havalarından, süslü kişiliklerden nefret ederim! Bu, iki…
Yalakalardan, yalakalıktan, yalakaca edilmiş laflardan ve davranışlardan da nefret ederim! Bu, üç…
Dördüncüsü… Gerçeği, içtenliği ve samimiyeti çok severim. Ve Dostoyevski’nin dediği gibi; gerçeğin, her şeyin üstünde, zavallı egoların bile üstünde tutulmasını isterim. Arkadaşlığın, karşılıklı, açık sözlü ve yalansız olanı için canımı veririm! Evet buna bayılırım Sayın Generalim! Arkadaşlık, hassaslık ve incelik isteyen bir iştir; öyle kabalığa, özensizliğe, alaycılığa gelmez!

Daha ne söyleyecektim… Neyse, niye uzatıyorum ki? Yine de şerefinize Sayın Generalim! Güle güle gidin İstanbul’a. O kahpe Bizans’ı bizim için fethedin! Oradan da sürün atınızı batıya, Viyana’ya. Nobel’di, Oscar’dı ne bulursanız getirin Ankara’ya! Şerefinize Sayın Generalim! Şerefinize!